BAKIRI ALTINA ÇEVİREN ANLAM
Altın ve Bakır Filmi, beni etkileyen, yaşadıkça, izlediğim karelerin anlamlı hâle geldiği filmlerden biri. Kendime, aileme, insanın içinde bulunması muhtemel durumlara ve bu durumlara karşı geliştirmesi istenen bakış açısına dair o kadar şey anlattı ki bana..
Film mi hayatı şerheder, hayat mı filmi şerheder? Her ikisini de buldum bu filmde. Her izleyici bu filmden kendine dair birşeyler çıkarır elbet ancak hayat yolculuğunu, hakikati aramayla, hakikat arayışını da ilim öğrenmekle özdeşleşleştirmiş bireylere daha çok şey anlatır bu film...
Bazı insanlar için hayatın anlamı hakikat arayışına; hakikat arayışı da ilm yolculuğuna eşdeğerdir desek de, ilm yolculuğu esnasında, asıl amaç olan anlamlandırma unutulur bazen. İlm, yalnız şimdiki ânını, dünyevi geleceğini kurtaran, ya da bunlara da yaramayan birikmiş bir yük olur zihinde. Varoluş amacına hizmet etmeyen, yeni sorular üretmeyen bilgi, eşyanın tanımı olarak asılı kalır zihnin uzayında. Sadece bilgidir artık o... İrfan boyutuna geçememiş, anlamlandırılamamış, bağlı bulunması gereken ipini koparmış, bütündeki yerini kaybetmiş bir bilgi...
Filmimiz yalnız ilmin varoluşumuzla olan ilişkisi hakkında değil, ilmin ahlâkı hakkında da pek çok ilkeleri bize öğretmektedir.
Seyid Rıza, eşi ve iki çocuğu ile ilim tahsili için, Tahran'a yerleşmiştir. Eşi Zehra Sadat, annesini, babasını, arkadaş çevresini geride bırakarak, eşinin bu hayalinin bir parçası olmayı kabul etmiştir. Zehra, ilm için, fedakârlık yapmış, gurbet ile hayat konforunu terketmiştir. Üstelik bütün bunları kendi dışındaki birinin ilim tahsili için yapmıştır. Karı-koca İlmin sınavını başarıyla geçebilmek için, diğerkâmlık, fedakârlık elemelerini geçebilmişlerdir.
Zehra, yerleştiği bu şehirde, bir taraftan iki çocukla, evin işiyle, yemeğiyle aktif olarak ilgileniyor, bir taraftan da halı dokuyarak eve maddi destek sağlıyordu. Eşinin ilm yolculuğuna bu cehdiyle dâhil olmaya devam ediyordu. İmâm Ebû Yusuf der ya: 'Sen kendini ilme tamamen vermezsen, ilim sana bir kısmını vermez' Seyid Rıza'da ilm yolunda aynı cehdi göstererek, ilme kendini ispat etmeye çalışıyor, bir taraftan da, hanımının vesilesiyle sunulan bu nimete fiil-i şükür ile cevap veriyordu. İlim tahsiline kendini kaptırmış, elindeki sınırlı parayla, heyecanla kitaplarını satın alıyordu. Eski kitapların satıldığı bir dükkânda ahlak ilmi (ilm-i nazariye) kitabını istediğinde, kitapçının okunmadığı için üst raflarda olduğunu söylemesi güzel bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. İlmin üst raflardan inmesi, hayata karışması gerektiği gerçeği... ilim, reel hayata dokunabilmeli, hayattan kopuk olmamalı, ilim sahibinin ayaklarını yerden kesmek şöyle dursun, onların anlamlı bir şekilde yere basmasına yardım etmeli. Nitekim, bu eksikliği ilk başlarda Seyid Rıza'da da görüyoruz. Seyid, Komşusu olan ev sahibi kadının evinden gelen müzik seslerinden rahatsız oluyor, ev sahibinin içinde bulunabileceği durumu göz önünde bulundurmadan peşin hükümde bulunuyor ve eşi Zehra'ya "Bir ara onu uyarır mısın? Yaşına uygun hareket etsin" diye ikâzda bulunuyor. Tranvayla gelip giderken şiir kartları satan kızı geri çevirmesi, bir taraftan başka insanları eğitmeyi reddetmesi de, Seyid Rıza'nın ilm öğrenme yolunda kendini dış dünyaya ne kadar kapattığını gösteriyordu.
Zehra, bazı melekelerini ms hastalığı neticesinde kaybetmişti.
Ev işleri, çocuk bakımı, halı dokuma artık Seyid Rıza'nın omuzlarındadır.İlim aşığı kahramanımız Seyid Rıza, ilme olan iştahı ile, öğrendiği ahlâk ilmini yaşama geçirmenin arasında ruhsal olarak ezilmektedir. Bir taraftan, halı dokuyor, evin işlerini yetiştirmeye çalışıyor, bir taraftan da ağlayarak acı acı Allah'a özlemini sunuyor. Burada, kahramınımızın bir cümlesini okuduğu Kumeyl Duasıyla tanışıyoruz. "Allahım! Ey Rabbim! Senden başka kimim var ki benim! Ki ondan bu kötü durumumu gidermesini ve bu halime bakmasını dileyeyim. Allahım! Ey Rabbim! Kimim var senden başka! Sıkıntılarımı gidermesini isteyeyim!" Kahramanımız duayla, tüm imkansızlıklara rağmen ilim talebindeki motivasyonunu diri tutuyordu. Belki de bu motivasyon, onun imkânsızlık olarak adlandırdığı şeyi imkân olarak değiştirecektir.
İlme vakit ayıramıyor, fakat yine de ilimden vazgeçmiyordu. Bebeğini de kucağına alıp, ilm meclisine giden Kahramanımız, burada, kucağındaki bebekten dolayı, ne halde olduğunu bilmeyen bazı ön yargılı hocalar tarafından kınanıyor ve meclise kabul edilmiyordu. Tıpkı, Seyid'in, down sendromlu kızının varlığını bilmeden, evinden müzik sesleri yükseldiği için komşu kadını kınadığı gibi... O da kapıda durarak âlimlerin sohbetini dinlemeye devam ediyordu. Seyid, bu hareketleriyle ilme ne kadar aç olduğunu, asla vazgeçmeyeceğini hareketleriyle anlatıyordu. İlim yolculuğu bazen kesintiye uğrasa da, ilim talebinden vazgeçmemenin güzel modelini sunuyordu izleyicilere...
Seyid Rıza, tam ilmin yolundayken, tekrar başa dönmüş ve ilmin niyetiyle (amacıyla) karşı karşıya kalmıştır. Yani anlamlandırmayla... Artık bir imtihanın içindedir. Öğrendiği kadarını hayata koyma yolunda verdiği cevap, niyetini sağlam yapıp yapmadığını gösterecektir. Şimdi ya eşinin de sunduğu kolaylaştırıcı sebebi kabul ederek ilm yolculuğuna devam edecek, ya da ilm yolculuğunun niyetini sorgulayarak öğrendikleriyle, başına gelen bu imtihanı yorumlayacak yani hayatın gerçeğini anlamlandıracak. İlim ile hayatı bir araya getirecek...
Seyid Rıza'nın eşi Zehra, hastahanede yatarken tanıştığı hemşire hanıma, eşiyle hayat kurmasını önermişti. Boşanmak üzere olan Hemşire de Seyid Rıza'ya kayıtsız kalamamıştı. Bir gün kitap getirme bahanesiyle, Seyid Rıza'nın evine gelir. Seyid Rıza'nın eşi ve çocukları evde değildir. Henüz açıklama bile yapmasına fırsat vermeden Hemşire Hanım, eve girmiş ve Seyid ile yalnız kalmıştır. Bu kısımda Seyid Rıza'nın ilmini tahsil ettiği ahlâki davranışı ortaya koymada yaşadığı panik dikkatimizi çekiyor. Dışarı açılan tüm kapıları, pencereleri, perde ve tülleri sonuna kadar açarak evini halvet yeri olmaktan kurtarmaya çalışıyor ve evin dışarıyla bağlantısını sağlıyordu. Hemşire Hanım, üstü kapalı bazı mesajlarla, Seyid Rıza'nın kafasını karıştırsa da, eşi Zehra'ya olan hayranlığını gizleyemiyor ve bunu lisânen de belirtiyordu. Hemşire, kapıdan çıkarken, bir ağacın yaşlı gövdesinden çıkmak üzere olan bir filizi gösterek "İnsan, küçük mutlulukları görebilmeli" demişti. Buradaki ima yüklü cümlenin, "eşin doğru söylüyor" demesinden "ikinci bir eş almalısın" anlamına geldiğini anlıyoruz.
Seyid Rıza, belki günler sonra, hemşirenin elini sürdüğü tomurcuğun çiçek açtığını görmüş ve zorluklar içindeki mutluluğun, kendisiyle evlenmeye hazır bir kadınla evlenme fırsatı olarak değil, onun için zamanında, uykusundan, sevdiklerinden, konforundan vazgeçmiş eşinin hâlâ yanında olması olarak görmüştür.
Bunu son sahneden önceki sahneyle daha çok pekiştiriyoruz. Bu sahnede Kahramanımız, eşine inşirah suresini okurken "Her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır!" ayetine vurgu yapıyor ve ardından eşine, Zehrasına içten bir şekilde " Seni seviyorum! Seni çok seviyorum!" diyor ve iç huzuruyla kendini çimlere bırakıyor. Seyid Rızaya kolaylık, eşi hakkındaki farkındalığın artması ve sevgisinin çoğalması olarak verilirken; eşine bu kolaylık, vaktiyle çektiği zorluğun karşılığında, eşinin hâlâ sevgisini kaybetmemesi olarak sunuluyor.Eşi çimlere kendini bırakırken, o huzurlu bir şekilde gözlerini kapatıyor. Her ikisi de Tevekkülün verdiği rahatlığı hissediyor. Seyid Rıza, öğrendiği ahlâk ilmini nefsiyle değil, vicdan, merhamet, farkındalık terazisiyle uygulamıştır. İlim, Seyid Rıza'nın yaşantısına, imtihanın da katkısıyla, şükür bilinci ve farkındalık getirmiş; bir zamanlar, kayıtsız kaldığı gerçek hayattan da zevk almasına vesile olmuştur. Hayatın bizzat kendisi de ilim öğrenmenin bir yolu olmuştur. Artık şiir kartları satan küçük kızdan kartlar satın alıyor, vaktinde önyargılı davrandığı hâlde, eşine ev işlerinde yardım eden ev sahibinin down sendromlu kızına hediye ediyordu. Komşu kadın için "onu bir ara uyar, yaşına uygun hareket etsin" diyen Seyid Rıza'yı ip atlarken görmek filmin espirilerinden...
Artık son sahneyle, içeriden hocanın sesi gelirken, kahramanımız, ilim ve aşk ile diyoluğun nasıl olması gerektiği konusunda kulağımıza küpe, kalbimize ateş bırakacak eylemini gerçekleştiriyor:
"Aşk ilmi hiç bir kitapta yazmaz!"
Bunca çileye karşın kitaplarda yazmayan, bakırın altın yanını görmemizi sağlayan aşk ilmi, kendini açmıştı kahramanımıza. O, onu meclise lâyık görmeyen hocalardan daha çok ilmin içinde, uygulama tarafındaydı oysa... İlim meclisinin kapısında, ağlayarak, hem deryadan damla kapmaya çalışıyor, hem de ilim ile hemhâl olanların ayakkabılarını (eskiden eşinin kendisine yaptığı gibi) tevâzu ile düzeltiyordu.
Bu hareketiyle, artık egoya karşı, ilmin üstünlüğünü kabul ediyor ve "bu aşk asla bitmeyecek!" diyordu.
İlknur Yılmaz Arslan
Yorumlar
Yorum Gönder