KUYU
Evinin penceresinden dışarıyı izlemeye başladı. Sarışın güzel bir kadın, kolunu sıkı sıkı kavradığı fit görünümlü delikanlıya gülümseyerek bir şeyler anlatıyordu. Delikanlıysa önüne bakıyor, dinlediğini belli etmek için ara ara başını sallıyordu.
Çarşaflı genç bir kadın, siyah örtüsünün çevrelediği beyaz yüzünde, siyah kara gözlerinde derin bir aşk... Eşi olduğunu tahmin ettiği kişiyle gülümseyerek birbirlerine bakarken, nasıl da şen görünüyorlardı.
O erkeklerin yerinde olsaydı, o sevgi dolu bakışları, bakışlarıyla tutardı kacmasınlar diye. Neler vermezdi kendine bakan bir çift göz için.
"Şu erkekler ne kadar da şanslılar!" diye sert bir şekilde fısıldadı. Bastonuna iyice dayanarak koltuğuna yöneldi. Pencereden bir an önce kaçmak istiyordu. Yalnızlığını; bir fazlalık olduğunu; ömründe hiç aşık olunmadığını hatırlatan bu yakışıklı mendeburlara, her gün olduğu gibi bugün de lanet okudu. Zira insan, sevilen insanları görünce, sevgisizlikle boğuştuğunun, kuyunun içinde unutulmuş bir zavallı olduğunun farkına varıyor. Farkına varmak ne kadar acı verici!
Sahi ya hiç sevildiğini hatırlamıyor gibiydi. Sevilme ihtimali olmayınca, insan sevmeyi unutmayı başarabilir miydi?
En son üniversitede, bakınca damarlarındaki kanın ısındığını hissettiği bir kızı sevdiğini düşünmüştü. Güzel kızın ona acıyan gözleriyle her karşılaştığında, okul arkadaşlarının kilosunu ima eden alaylarıyla mahçup oluyordu. "Tosunum ya!" " "Bizimle yüzmeye gel" diyeceğim de havuzu taşırmandan korkuyorum!" İğrenme ve öfke duyguları, hayran olduğu kızın karşısındaki mahcubiyetle karışınca, ortaya taşıyamayacağı ağırlıkta bir duygu yükü çıkıyordu. O koskoca gövde dahi bu ağırlığın altında eziliyordu. O günden sonra, bu duyguyu hissetmemek için elinden geleni yaptı. Sevmemeye yemin etti.
Acıyan, alay eden, aşağılayan gözlerin oluşturduğu zihinsel yorgunluktan kurtulmaya çalışsa da vücut ağrıları, ağır vücuduna isyan ediyordu. Bu bıkkınlıkla, eliyle önündeki "yiyecek" dediği çer çöpü iterek onlara mesafe koymak istedi. Sanki saniyeler içinde zayıflamaya, küçülmeye ve güçsüzleşmeye başlamıştı. Korkuyla kalp atışları hızlandı. Kendisini bir kale gibi çepeçevre saran yağları olmayınca, ne yapacağına dair hiç bir fikri yoktu. İlk 9 yaşında hissetmişti küçük boyutlu olmanın ne kadar tehlikeli olabileceğini. O komşu bildikleri; ailesinin güvendiği bir doksanlık dev gibi herif, üzerine abandığında hem çok utanmış, hem bir an önce o küçük bedeninden kurtulmayı istemişti. Büyüdü ya, yine de korkmaya devam etti dev gibi adamlardan! Önündeki yemeklerden ağzına ne gelse attı. Ne yediğini bilmiyordu aslında. Hiçbir tat, ona iğrenç de gelmiyordu.
Oysa o sarışın kadın, o çarşaflı kadın ne kadar güzel bakıyorlardı. Tıpkı annesinin, önündeki yemeği silip süpürürken baktığı gibi. Şartlı da olsa bu sıcacık sevgiyi unutamıyordu. Tek teselli kaynağıydı hatıralarda kalan annesinin parlayan gözleri. Koca vücudunu beş dakikadır taşımaktan yorulan bacaklarını, iyice uzattı. Annesinin sevgi dolu gözlerini hissetmek için, eline ne geçirdiyse, hızlı hızlı yemeye başladı.
Yedikçe kendini annesinin kucağında hissetti. Oysa şimdi, annesinin yemek dolu kucağında bile, sapık adamın kabusundan kaçamıyordu. En küçük haline dönmek istedi; annesinin vücudunun bir parçası olduğu haline. Orada saklanmak ve ebediyyen görünmemek... İstedikçe yedi. Yedikçe güvenli gördüğü yağların içine gömüldü. Gömüldükçe boğulduğunu hissederek çığlık atmak istedi. Bu istek onu korkuttu. Sanki feryadını kontrol edemeyecek ve bir anda utanç dolu sırrı çıkıverecekti. Dünya kendi ekseni ve güneş etrafında dönmeyi bırakacak, yoldan geçenler bir an durup, yukarıya; dairesinin camına dehşetle bakacak diye korktu. Bu korkunç senaryonun olmaması için çığlığının çıkış yolunu kapatmak istedi. Ne bulduysa gırtlağına kadar soktu. Hızlı hızlı yemeye başladı. Bazılarını yarım çiğneyerek, bazılarını ise bütün bütün yutuyordu. O sapığı, o delikanlıları dişleri ile çiğnediğini hissediyordu. Kurtulmak istediği, ona eziyet veren her şeyi yutuyordu. Dünyayı, insanları, korkularını, yaşayamadıklarını... Neden sonra her yer dönmeye başladı. Boşluktaydı. Dibi görünmeyen bir kuyunun içine döne döne düşüyordu. Eziyeti o kadar büyüktü ki, bir an önce en dibe pis bir yağ gibi yapışmak ve orada buharlaşmak istedi.
Yarı baygın bir şekilde kendine geldiğinde bir kişinin, koluna tansiyon aletini geçirmeye çalıştığını hissetti. Sosyal hizmet görevlileri ve komşuları olduğunu düşündüğü kişilerin bazı konuşmalarını duyabiliyordu:
- Ah irade! Ne var bu kadar yiyecek! Ne hale gelmiş! Zavallı!
İlknur Yılmaz Arslan
Yorumlar
Yorum Gönder